Saat gecenin üçüne geliyor. Koşarak çıktığım hastane merdivenlerinden bu kez ağır adımlarla ve düşünceli iniyorum.

 

Hastane kapısının önündeki bir saksının kenarına ilişiyorum. Karşımda kocaman bir ay. İşte, diyorum, bu ay gibi doğdu “Ela Bebek” annesinin, babasının hayatına.

 

Kim demiş gaddar bir akrep olduğumu, tam o anda bir balık edasıyla, gözlerimden süzülen yaşları siliyorum.

 

Anladım alışmak diye bir şey yok bu meslekte. Her nefes biraz daha heyecan katıyor heyecanıma. Her doğumda biraz daha duygusallaşıyor; biraz daha büyütüyorum yüreğimdekileri.

 

Saat dörde yaklaşırken hastane yakınlarındaki bir arkadaşımın evinin önünde alıyorum soluğu. Kapıda bir kedi. Karnı burnunda! Sırnaşıyor! Ayaklarımıza dolanıyor. O kocaman göbeğini seviyorum. Burnum sızlıyor, dudaklarımı büzüp, dilimi ısırıyorum.

 

Konuşuyorum onunla, “Bebeklerin mi var senin?” diyorum. Sonradan öğreniyorum ki, kızımız durmadan doğuruyormuş. “Sen” diyorum, “Sen ne şanslı bir kedisin.” Karnında aynı anda 3-5 yavruyu taşımak nasıl bir duygudur ki.

 

Gecenin o vakti kendime o kedinin yaşadığı gibi çoğul bir gebelik diliyorum. Sanırım gün geçtikçe üzerime daha da çöküyor deli cesareti!

 

* * *

 

Ela bebekten sonra, ardı ardına dört doğuma daha giriyorum. Aile’mizin üyelerinden sevgili Pınar Çağlar’ın kızı Işıl’ı karşılıyoruz önce. Babasının onu gördüğü an gözlerinin nasıl da IŞIL IŞIL parladığını görüp, sızlayan burun direğimi alarak yanıma yeniden ameliyathane kapısına dönüyorum.

 

Pınar, bitkin ve henüz narkozun etkisinden tam kurtulamamış halde ağrılarından yakınıyor. Çok biliyormuş gibi, “Bebeğin gelir gelmez bütün ağrıların geçecek Pınar’cığım.” diyorum.

 

Bebek geliyor. Ve Pınar bir anda gözlerini açıveriyor kocaman. Bebeğini gördüğü o andan itibaren bir daha duymuyorum ağrıları ile ilgili tek bir kelime.

 

Evet, burnum... O kocaman burnum yine sızlıyor.

 

* * *

 

Doğumlardan gelir gelmez ilk iş büyük bir heyecanla fotoğrafları bilgisayarıma aktarmak oluyor. Defalarca bakıyorum her birine, defalarca... Düzenliyorum, posterler hazırlıyorum, FotoKlipler yapıyorum.

 

Fotoklip örneğini buradan izleyebilirsiniz.

 

Fotoklipleri sanki ilk kez fotoğrafları görüyormuş gibi seyrediyorum ve evet evetttt burnuuummm. Yine... Yine...

 

* * *

 

Sonra... Sonra e-postalar, cep telefonuma mesajlar geliyor annelerimden. Telefonlar geliyor ardı ardına. Telefonda hıçkırarak ağlıyor bir annem. “Meğer hissettiğimden daha da güzel bir günmüş o gün.” diyor, “Fotoğrafları ve FotoKlibi göründe daha iyi anladım.”

 

Gözümün önüne o annenin bebeğini emzirirken yüzünde oluşan ifade geliyor. Gözlerimi kapatıyorum ve yine... Yine burnum sızlıyor.

 

* * *

 

Sızlayan burnum ve ben, atlayıp atımıza, batan güneşe karşı yol alıyoruz, hayalperest bir siluet halinde...

 

Aynı şeyi mi düşlüyoruz hepimiz bilemem. Bir “Cevahir” gelsin ve bizi alıp götürsün sıkıntılardan... Sıkıntılardan, hayat koşturmasından, kafa karışıklıklarından... O Cevahir ki, beklediğimiz, özlediğimiz, biraz iyimser bir düşünce de olsa hayatımızı değiştirecek, bize bambaşka bir dünya için yepyeni bir kapı açacak olan Cevahir.

 

* * *

 

Her sabah aynı cafede oturuyoruz kızlarla. Aynı insanlar etrafımızda. Aynı garson getiriyor kepekli poğaçamızı ve konuştuğumuz şey hep aynı: Cevahir!

 

Cevahir kim? O bir kahraman. ATV de yeni başlayan Gözyaşı Çetesi dizisinin, iyi kalpli kötü adamı. Zaten son zamanlarda hayatın getirdikleri yüzünden kötü olmuş, aslında özünde nasıl da iyi adamlarla karşılaşıyoruz televizyonlarda.

 

İnsanın kabadayıya aşık olası, mafya babasına tutulası geliyor!

 

Hele şöyle bir hamlede tutup kızı bileğinden, “Gitme!” dedi mi, su olup akıyoruz yerlerde.

 

Aramızda parola ettik bu cümleyi biz. Bunaldığımız an ya telefon açıyoruz birbirimize ya da ilk gördüğümüz kişiye haykırıyoruz: “Cehavir, götür beni buradan!”

 

* * *

 

Gelse o Cevahir, sığınsak diyoruz kanatlarının altına. Oysa ayaklarımız öyle de sağlam basıyor ki yere. Kendi paramızı kazanıyor, kendi paramızı harcıyoruz. Nerede bulunup, nerelere gideceğimize karar veren tek merci var: Keyfimiz! Hayatlarımız var, pek çok insanın arayıp da bulamadığı cinsten. Bir elimiz yağda, öteki balda diyeceğim neredeyse.

 

Buna rağmen içimizden gizli gizli bir ses sığınak arıyor sanki.

 

Mesela gitsek diyoruz bir şöyle gözlerden ırak bir yere. Cevahir sucuk ekmek pişirse mehtaba karşı. Dalından koparsak çiçeği burnunda salatalıkları, mis gibi koksa domatesler. Prensesler gibi uzatıp ayaklarımızı (ki prensesler aslında ayaklarını uzatmazlar ya, neyse) üstümüze titrenmesinin keyfini yaşasak.

 

Radyodan içli nağmeler çalınsa kulağımıza. Bir kafamızı çevirsek tabak gibi ay, bir kafamızı çevirsek aslan gibi Cevahir.

 

Ve tadını çıkarsak bize dikilen gözlerin. Kanımıza işlese “Aşk bakılacak kadar güzel bir şeydir.” durumu.

 

Kime diyorum? Cehavir! Cevahir! Cevahiiiiiiirrrrrrr!

 

Küpe

Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır! (Kaynak: Cevahir)